Bir noktada şunu fark ediyorsun: aynı sorular, her şirkette aynı cevabı üretmüyor. Hatta bazen doğru sorular bile yanlış yerde sorulduğunda, şirketin gerçeğini tamamen kaçırabiliyor. Sürdürülebilirlik ve ESG değerlendirmelerinde en sık gördüğüm şey buydu. Formlar vardı. Check-list’ler vardı. Uzun uzun anketler vardı. Her şey “standart”tı. Ama sonuçlar… nedense hep “yarım” kalıyordu.
Bu yazı, “neden” sorusunun hikâyesi. Neden her şirketi aynı sorularla ölçmenin iyi bir fikir olmadığını ve neden iSustain’te “dinlemeyi” tasarımın merkezine koyduğumuzu anlatmak istiyorum. Çünkü biz bir gün, çok tanıdık bir tabloyla tekrar karşılaştık: herkes soruyordu, ama kimse gerçekten duymuyordu.
Sahnedeki şirket çok özel değildi. Aslında tam da bu yüzden önemli. Orta ölçekli, hızla büyüyen, operasyonu güçlü bir şirket. Ürünleri iyi, ekibi iyi, piyasada adı var. Sürdürülebilirlik gündemi ise “artık şart” kategorisine girmiş. Bir yandan müşteriler soruyor, bir yandan tedarik zinciri baskısı artıyor, bir yandan finansman görüşmelerinde “ESG planınız nedir?” sorusu geliyor. Şirket de doğal olarak bir değerlendirme süreci başlatıyor. Danışmanlık raporu, soru seti, anket, ardından rapor…
Ve sonra şu oluyor: şirkette iki kişi aynı soruyu iki farklı şekilde cevaplıyor. Çünkü aynı kavram, iki departmanda iki farklı anlam taşıyor. “Veri doğrulama” dediğin şey finans için başka, operasyon için başka. “Emisyon kaynağı” dediğin şey üretim için başka, lojistik için başka. “Tedarikçi değerlendirmesi” dediğin şey satın alma için başka, kalite için başka. Soru doğru ama bağlam yok. Bağlam olmayınca, cevaplar birbirinden kopuk oluyor. Sonuçta rapor “çok şey” söylüyor ama “tek bir şey” söylemiyor: Nereden başlamalıyız?
İşte o gün şunu düşündük: ESG değerlendirmesi bir anket olamaz. Çünkü şirketler insan gibi. Aynı cümleyi farklı sebeplerle söylerler. Aynı davranışı farklı koşullarda sergilerler. Aynı veriyi farklı şekilde üretirler. Bir insanla konuşurken “form” doldurmazsın; soru sorarsın, cevap alırsın, sonra cevaba göre bir sonraki soruyu seçersin. İyi bir konuşmanın özü budur: dinlemek. Yani karşıdakinin kim olduğunu anlamak.
Oysa sürdürülebilirlik dünyasında genellikle tersine gidiyoruz. “Önce formu doldur, sonra anlayalım.” Bu, hız kazandırmıyor; aksine yavaşlatıyor. Çünkü form her şeyi soruyor. Gerekli gereksiz. Şirketin gerçek problemine dokunmayan sorularla zamanı tüketiyor. Üstelik en kritik yerde, yani şirketin “benzersiz” olduğu noktada, form susuyor. Çünkü form, ancak yazıldığı kadar akıllı.
Biz dinlemeyi seçtik çünkü sürdürülebilirlikte asıl değer, doğru soruyu doğru zamanda sormakta. Bu da ancak iki şeyle mümkün: bağlam ve etkileşim. Bağlam, şirketin kim olduğunu anlamaktır. Etkileşim ise şirketin verdiği cevaba göre değerlendirmeyi şekillendirmektir. Bu yaklaşım, klasik ESG anketlerinin tam tersidir.
iSustain’i tasarlarken bu yüzden “sabit soru seti” fikrini kırdık. Bizim için soru, bir kutuyu işaretlemek değil; bir sinyali yakalamak. Şirketin sektörünü, ölçeğini, iş modelini, operasyonunu, tedarik zincirini, büyüme hızını ve risk haritasını anlamadan “aynı sorular”la ilerlemek, bir şehri haritasız gezmeye benziyor. Şehre girdiğinde ilk işin sormaktır: “Neredeyim?” “Nereye gideceğim?” “En hızlı yol hangisi?” Harita olmadan her yol uzun sürer.
İşte “dijital ikiz” burada devreye giriyor. Biz şirketin sürdürülebilirlik tarafında bir ikiz oluşturuyoruz; ama bunu bir sunum olarak değil, yaşayan bir model olarak düşünüyoruz. Şirketin yapı taşlarını tek tek görüyoruz: enerji kullanımı, emisyon kaynakları, satın alma alışkanlıkları, insan kaynakları metrikleri, etik yapılar, riskli süreçler… Sonra bu parçaların birbirine nasıl bağlandığını anlamaya çalışıyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik bir “toplam” değil; bir “sistem”.
Bu sistemin üzerinde çalışan şey ise AI sohbeti. Ama bir “müşteri destek botu” gibi değil. Bir danışman gibi. Şirketin verdiği cevapları takip eden, çelişkileri fark eden, boşlukları yakalayan, gerektiğinde derinleşen bir sistem. Ve en önemlisi, şirketin dilini konuşan bir asistan. Çünkü bir şirketi anlamanın yolu, onun verisini okumaktan çok, onun dilini anlamaktan geçer. “Bizde işler böyle yürür” cümlesinin arkasında, sürdürülebilirliğin geleceğini belirleyen gerçekler vardır.
Sabit sorularla değerlendirme yaptığınızda, genellikle iki şey olur. Ya şirket kendini olduğundan daha iyi gösterir çünkü sorular ona imkân verir. Ya da kendini olduğundan daha kötü gösterir çünkü sorular onun gerçekliğini yakalayamaz. İkisi de tehlikeli. Birincisi yanlış güven üretir. İkincisi gereksiz panik üretir. Oysa şirketlerin ihtiyacı ikisi de değil: netlik.
Dinlemek, netlik üretir. Çünkü dinlemek “sorunun nerede olduğunu” buldurur. Bir şirkette emisyon sorunu üretimde değildir, bazen lojistiktedir. Bir şirkette uyum sorunu politikada değildir, bazen verinin dağınıklığındadır. Bir şirkette tedarik sorunu supplier sayısında değildir, bazen supplier riskini izleyememektedir. Bunları ancak dinleyerek bulursun. Çünkü dinlediğinde, şirket kendini ele verir. Küçük bir cümle, bazen bütün resmi açar.
Bunun yatırımcı tarafında da büyük bir karşılığı var. Çünkü yatırımcılar “raporunuz var mı?” sorusunu giderek daha az soruyor. Asıl soru şu: “Bunu gerçekten yönetiyor musunuz?” Yönetmek, şirkete özel bir strateji gerektirir. Strateji ise hazır şablondan çıkmaz. Strateji, şirketin gerçeğinden çıkar. O yüzden dinlemek, sadece daha iyi bir kullanıcı deneyimi değil; daha iyi bir yönetim yaklaşımıdır.
Biz iSustain’te “değerlendirme”yi bir olay değil, bir ilişki olarak kurmak istedik. Şirketle bir kere konuşup biten bir süreç değil. Şirket değiştikçe güncellenen, kararlar alındıkça yeniden şekillenen bir akış. Çünkü şirketler yaşayan organizmalar. Sürdürülebilirlik de yaşayan bir disiplin. Bugün doğru olan, 6 ay sonra değişebilir. Yeni bir tedarikçi gelir, yeni bir regülasyon çıkar, yeni bir yatırım kararı alınır. O yüzden doğru sistem, şirketi dinlemeye devam eden sistemdir.
Bazen iSustain’i anlatırken şu cümleyi kuruyoruz: “Formlar bitti. Konuşma başladı.” Bu bir slogan değil, bir tasarım kararı. Çünkü konuşma, insani bir şeydir. Konuşmada güven vardır. Konuşmada açıklık vardır. Konuşmada sorumluluk vardır. Sürdürülebilirlik de aslında tam olarak bunu ister: insan gibi, açık, net ve gerçek.
Herkes aynı soruları sorarken, biz dinlemeyi seçtik çünkü şirketler aynı değil. Çünkü sürdürülebilirlik “tek tip” bir yol değil. Çünkü doğru ilerlemek, önce doğru duymayı gerektirir. Ve bir şirket kendini duymaya başladığında… gerçekten değişmeye başlar.
Eğer bugün sürdürülebilirlik süreciniz size ağır geliyorsa, ya da raporlarınız var ama hâlâ “nereden başlayacağız?” sorusunu soruyorsanız, bunun nedeni çoğu zaman bilgi eksikliği değildir. Dinlenmemiş olmanızdır. Şirketinizin bağlamının görülmemiş olmasıdır. Ve bu, değişebilir. Çünkü iyi bir sistem, önce dinler. Sonra yol gösterir.


